Paylaşımlar

07 Mart 2017

Rızalık

 

 

RIZALIK

 

Rızalık iki kısımdır. Biri zahiri diğeri batinidir. Zahiri olan yanı kimsenin kalbini kırmamak yalan söylememek iftira etmemek ibadetinde kusur etmemek kendi nefsinde ağır geleni başkasına yapmamak gibi hallerde kusurlarını itiraf etmek kendini anlamak kendini görmek insanların rızalığını almak kendisini pir meydanında aklamaktır.

Diğer bir rızalık ise nefsi emmaresini ıslah etmek. Nefsi raziye mertebesine erişmekti ve böylece Allah’ın rızasını kazanmaktır.

Hucuret Suresi Ayet 10; “Şu bir gerçektir ki, müminler sadece kardeştirler. O halde kardeşleriniz arasında barışı sağlayın ve Allah’tan korkun ki, size merhamet edebilsin.”

Alevi Cemlerinde Dede ibadete başlamadan önce bütün Cem erenlerine şu çağrıyı yapar:

 

Mümin, Müslim bacı kardeşler! Bu yapmış olduğumuz Cemlerimiz Kırklar Cem’inin temsilidir. Alevi inancına göre cemlerimizde küskün, dargın, alacaklı, verecekli, gönül kırmış kişilerin yeri yoktur. Kul kuldan razı olmadıkça, Tanrı kuldan razı olmaz. Bu meydan, gerçek erenler meydanıdır. Bu meydanda, haklının hakkı haksızdan alınır, gönüller barıştırılır, sorgu sual yapılır. Bu meydan kin, kibir, düşmanlık meydanı degildir. Bu meydan barış ve kardeşlik meydanıdır. İçinde kin, kibir, bencillik, kıskançlık gibi kötü huyları olanlar bu yola gelmesin. İçinizde küskün ve dargın varsa, birbiri ile görüşsün, barışsın. Çünkü müminde kin, kibir olmaz.
Cemimizde bulunan bacılar, kardeşler, sizlere sesleniyorum:
Kimin kimden alacağı varsa, kim kimden dargın ya da istekliyse meydana gelsinler. Bu Cemde ibadetimizi yapabilmemiz için, dargın, küskün alacaklı verecekli kimsenin olmaması gereklidir. Her kim saklarsa ortaya gelmezse, sakladığı gibi, kalkıp cemi terk etmezse, Hz.Muhammed ve Ehlibeytinden şefaat ummasın.
 

 Bu açıklamadan sonra dargın ya da şikâyetçi(istekli) olup meydana gelenler olursa Dede barıştırır. Barışmayanları da gözcüler uygun bir şekilde cem evinden dışarı çıkarır. Dede, “  Mümine nişan!” der, sağında ve solunda oturanlarla görüşür. Tüm cem erenleri de yanındakilerle görüşür. (Bacılar birbirlerinin erkekler de birbirlerinin omzuna niyaz eder.) Bu görüşme toplumun birbiriyle RIZALIK alma, birbirinden hoşnut ve razı olma anlamınadır.

 

 

 

Tarikatta Musahiplik, malı mala, canı cana katmanın adıdır. Musahiplikte rızalık olursa, Tarikatta da rızalık olur. Tarikatta rızalık olursa, toplumda da rızalık olur toplumda rızalık olursa, birey kendi gönlünde yani vicdanında da rızalık hasıl olur. Üç rıza, “El ele, El hakka”

Herhangi bir delikanlı herhangi bir kızı sevmektedir ve onunla evlenmek istemektedir. Ailesi önce kızın, sonra ailenin Rızalığını arar. Rızalık almak burada gönüllülük anlamında kullanılır.

 

İki komşu arasında sorunlar çıkmıştır. Ortaya Dede veya başka sözü dinlenilir aracılar girerler ve her iki tarafı Rızalık noktasında uzlaştırır ve barıştırırlar.

Ortada bir Cenaze vardır ve Cenaze kaldırılacaktır. Konu, komşu ‘’Rızalık vermeye gider’’. Cenaze de Rızalık verilir ve öyle uğurlanır.

 

Lokma dağıtılacaktır, aş yenecektir. Tüm lokmalar dağıtılır ve cemaate sorulur. ‘’Elimde yoktur Tartı ile terazi, herkes hakkına oldu mu Razı?’’ Cemaat Rızalık verir ve lokmalar yenir.

 

İş gücüne ihtiyaç vardır ve ortak iş gücü sergilenecektir. Her ailenin gücüne göre Rızalık alınarak İmece yapılır ve diyelim ki köy yolu tamir edilir. İşgücü verme durumundan yoksun bulunan ailelere Rızalık verilir ve sorun edilmez. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Tarihe Rıza Şehri / Medine Vesikası olarak geçen ve toplam 47 maddeden oluştuğu bilinen ortak anlaşma metni Hz. Muhammed tarafından şekillendirilmiş ve Hz. Ali kaleme almıştır.

 

Alevi Ozanlarının deyişlerinde dile getirdiği ‘’Okuyan Muhammed, Yazan Âlidir’’ söylemlerinden biri de bu vesikadır.

Pir Sultan Abdal bir deyişinde şöyle buyurmaktadır.

‘’Pir Sultan’ım eydür şad olup güldü,

Kabe’i Şeriften bir nida geldi.

Hakk’ın emri ile 4 kitap indi

Okuyan Muhammed, yazan Ali’dir’’

Rıza Şehri uygulamalarına kısaca göz attığımızda bu birlikteliğin özünün sevgi, hoşgörü ve demokrasi olduğunu görürüz. Hz. Muhammed Rıza Şehri Beyannamesini 622 yılında oluşturdu ve 632 yılında Hakka yürüdü. Bu süre içinde bir tek defa olsun Rıza Şehri Beyannamelerinin dışına çıkılmadı. Orada sevgi ve barış ortamı oluşturuldu. Komşu hakkı yerleştirildi. Hz. Muhammed bir Hadisinde ‘’Komşusu aç olarak yatan bizden değildir’’ buyurarak ortaya ciddi bir konu, komşu hakkı yerleştirildi. Dikkat ediniz Hz. Muhammed burada ‘’Müslüman Komşusu aç olarak yatan bizden değildir’’ demiyor. Sadece komşu diyor.

 

 

 

Kapı, komşu hakkı olarak kültürel değerlerimize yansıyan, orada yer bulan ve benimsenerek günümüze kadar süregelen pek çok uygulama Rıza Şehri uygulamalarından kalmadır. Bu uygulamaların bir kısmı dinsel kavramlar içinde yer buldu ve zaman zaman dini ritüellere kadar girdi. Örneğin bir insan kurban kestiğinde bu kurban etinin bir kısmı bölüştürülüp kapı komşuya Hakk Rızası için ikram edilir. Kapı komşuya ikram edilen Kurban eti için o komşunun İslam dininden olma zorunluluğu yoktur. Rızalık denilen uygulama Cemlerde de görülür. Örneğin bir konuda suçu kusuru görülen bir kişinin yargılanması Rızalık esasın göre uygulanır. Kusurlar Ceme katılan Canların önünde ve onların fikri alınarak, sorumlulukda onların da söz sahibi olma esasına dayanarak sağlanır. Rızalık o kadar hassas temeller üzerinde kuruludur ki, Cem de suçu sabit görülen kişiye verilen Ceza da ailesinin mağdur olmaması, ailesine ve çocuklarına olan sorumluluklarını devam ettirmesi için kişi sadece toplumdan izole edilir. Başka bir deyimle kişi Cem de kendisi hakkında verilen izole yaptırımı sonucu, Rıza Şehri insanlarının kendi aralarında ki ilişki ve muhabbetlerinin dışında tutulur. Kişi Rıza Şehri kurallarını ihlal ettiği için o şehrin özellik ve güzelliklerinin dışına alınır.

Pir Sultan Abdal bir deyişinde şöyle buyurur.

Güzel âşık cevrimizi
Çekemezsin demedim mi?
Bu bir Rıza lokmasıdır.
Yiyemezsin demedim mi?

 

Kurban Bayramı ve benzeri özel günlerde konu komşunun bir birleri ile bayramlaşmaları, helâlleşmeleri, bir biri ile barışık olmaları hepsi Rıza Şehri uygulamalarıdır. Alevi geleneklerinin çoğu oradan kalmadır. Bu ilişki toplumda sosyal bir ihtiyaç olduğu için inancımızda geniş bir etki alanı bulmuş ve ‘’Konu Komşu bir birinin külüne muhtaçtır’’ sözleri ile güncel yaşamın önemli bir yerini işgal etmiştir.

Rıza Şehri uygulamaları tamamen Gönüllülük esasına göre sağlanmıştır. Kişinin Rıza Şehrine girmesi için herhangi bir zorlama olmadığı gibi, girmeyenler için bir dışlama da söz konusu değildir. Ancak Rıza Şehrinin hoşgörü, paylaşım ve sevgi kurallarının o şehre dâhil olan insanlar tarafından ihlal edilmemeleri için kişi veya guruplar sorumlulukları konusunda bilgilendirilirler.

Rıza Şehrinde Dış Kapılar Kilitlenmez.

Rıza Şehrinde Şiddet yoktur.

Rıza Şehrinde Mutluluk ve Acılar paylaştırılır.

Rıza Şehrinde Zorlama yoktur.
Rıza Şehrinde Yalan, dolan, fesat, kin ve iftira yoktur.

Rıza Şehrinde insanlar eşit statüdedirler, kimsenin üstünlüğü ve önceliği yoktur.

Rıza Şehrinde her şey Rızalık ile olur, Rızalık ile sağlanır.

 

Rıza şehri tasa ve kıvançta birleşen insanların şehridir. Rıza şehrine yoksullar doyurulur, çıplaklar giydirilir, yüzler güldürülür.

 

Rıza Şehri, Rızalığa Razı olanların şehridir.

Rıza Şehri uygulamaları Hz. Muhammed’in Hakk’a yürümesinden sonra Ehl-i Beyt ve onu seven dostları ( Tevella) tarafından sürdürülerek günümüze kadar geldi. Alevilerin, Ehl-i Beyte bu denli bağlı olmalarının bir nedeni de Rıza Şehrinin sevgi şehri olmasıdır. Tüm farklı fikirlerin orada bir değişik çiçek tarlası gibi sergilenmesi ve kabul görmesidir. Alevilerin temel İnanç Kaynaklarının içinde Rıza Şehrinin de bulunması bu güzellik ve muhabbetten dolayıdır. Orası Kamil insanların şehridir.

 

Rıza Şehri insanlarının farklı etnik köken ve inançlardan olması bu şehrin ayrı bir güzelliğidir. Hz. Muhammed ve Hz. Ali toplumsal uzlaşmayı orada sağladılar. Orada oluşturdular ve orada oturttular.

Musahiplik bu şehirde kabul gördü ve kutsiyete bürünerek günümüze kadar geldi.

Hz. Muhammed ile birlikte Hicret eden Canlar orada ayrı ayrı mekânlara yerleştirildiler.

Hz. Muhammed ile birlikte olan Canlar oradan çıktılar. Onun için canını seve seve veren insanlar oradan çıktılar.

Rıza Şehri ilk İnsan Hakları Evrensel Beyanname şehridir.

Rıza Şehri Barış ve demokrasi şehridir. Hukukun üstünlüğü en geniş anlamda ilk defa orada sağlandı.

 

Rıza Şehrinin bu güzelliklere sahip olması Hz. Muhammed ve Hz. Ali ile sağlandı. Oranın ilk toplumsal barış ve sevgi mimarları onlardır.

 

Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin geride bıraktığı en önemli eserlerinden biri işte bu şehrin örnek uygulamalarıdır. Bu güzel insanlar o güzide eserleri ile sevilir ve gönüllerde taht kurarlar. Alevilerin derin Ehlibeyt sevgisinin temelinde bu güzellikler yatar.

 

Rıza Şehri uygulamalarından 1326 yıl sonra Batı dünyası öncülüğünde çok övündükleri Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi (1948 yılı) hazırlanmıştır. Ancak hemen peşinden Birleşmiş Milletlerde Kurucu Konsey üyesi 5 Ülkeye (ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere ) Veto Hakkı vardır, ama Rıza Şehri Mimarı olan Hz. Muhammed ve Hz. Ali, bu metni kendileri hazırladıkları halde metne böyle bir ayrıcalık konulmamış, pratikte de uygulanmamıştır. Kendilerine Veto hakkı koyan ülkelerin en büyük yanlışlığı da buradadır. Dünya barışının halen sağlanmamasında Rıza Şehri uygulamalarının bulunmamasıdır. Bu da Hz.

 

 

Muhammed ve Hz. Ali’nin ne kadar büyük ve çağdaş şahsiyetler olduklarının ayrı bir delilidir. (*)

 

İmam Cafer Buyruğu’ndan bununla ilgili söylenceyi aktaralım.

Bir zamanlar bir sofu Dünyayı gezmeye çıktı. Bir gün yolu bir şehre düştü bu şehir şimdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu. Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardı. Sofu şehrin bu düzenini görünce şaşakaldı öyle ki birisine yaklaşıp bir şey sormaya cesaret edemedi. Karnı acıkmıştı şehri gezerken bir fırın gördü ekmek almak için içeri girdi fırıncıya para uzatarak ekmek istedi ama fırıncı hayretle paraya baktı:

“Bu ne bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik anlaşılan sen Rıza şehrinden değilsin, yabancı olmalısın” dedi.

Sofu; “Evet bu şehirden değilim” diye cevap verdi.

Fırıncı: Halinden belli oluyor dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim onlar seninle ilgilenirler. Bizim şehrimizde para pul geçmez dedi. Fırıncı bu sofuyu görevlilere teslim etti.

Görevliler önce kendi aralarında bu sofuyu ne yapacaklarını tartıştılar. İçlerinden biri:

Meclise götürelim, ulular karar versin dedi.

Öbürleri de bu görüşe katıldılar bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yol boyu sofu düşünüyordu içinden “paranın geçmediği bir şehir. Görevliler, ulular meclisi…” diyordu.

Neyse bir süre yürüdükten sonra divana vardılar ama sofu bir kez daha şaşakaldı. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve göz kamaştırıcı değildi, düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi yerlere basit kilimler serilmişti. Aksakallı ulular bağdaş kurmuş şehrin sorunlarını görüşüyorlardı. Görevliler uluları selamladıktan sonra:

Bu yabancı şehrimize girmiş acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş fırıncıya para vermeye kalkmış bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti ne yapalım? Diye sordular.

Ulular ; “Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz o konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün gerekeni yapın” diye buyurdular.

Bunun üzerine görevliler sofu ile birlikte geri döndüler önce bir aşevine götürdüler karnını doyurdular sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler bir odaya yerleştirdiler.

“Burada para pul geçmez burası Rıza şehridir rızalıkla her istediğini alır,  her istediğini yaparsın” diye uyardılar.

Sofu konağa yerleşti, gezip dolaştı rahatı yerindeydi istediğini alıp her istediği yerde yiyip içiyordu hiç kimse “Ne arıyorsun?” Diye sormuyordu birkaç gün sonra eşyalarını topladı şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi ama görevlileri karşısında buldu. Görevliler:

 

“Gidemezsin !” dediler, “Bu şehir Rıza şehridir, adı üstünde sen buraya rızan ile geldin bizde sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı ?”

 

Sofu; “kuşkusuz razı kaldım sağ olun” diye karşılık verdi.

Görevliler; “Şimdi bizimde senden razı kalmamız gerek bu yiyip, içip yattığın günler için çalışmalısın.”

Sofu; “O ki töreniz böyle çalışayım” diye kabul etti.

 

Görevliler sofuya yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp daha büyük bir eve yerleştirdiler artık o da Rıza şehrinde bir adam olmuştu. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan “sen yabancı mısın?” oluyordu. Bu şehrin insanları kavga, çekemezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti, ay geçti sofu şehri iyiden iyiye sever oldu. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hala yalnızdı, bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açıldı:

“Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?” diye sordu.

Arkadaşı:

“Şehrin ortasındaki bahçe varya, işte orada her Cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler herkes orada beğendiği, anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar arda tanışırlar anlaşırlarsa evlenirler” dedi.

Sofu Cuma günü söylenilen bahçeye gitti kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar kelebek gibi dolaşıyorlardı. Genç kızlar, oğlanlar sohbet ediyorlardı birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşıyorlardı. Anlaşmayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Sofu olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaştı ama o bacının ilk sorusu:

“Sen yabancı mısın?” oldu.

Sofu aylardan beri hep bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştı.

“Evet, Dünyalıyım ne olacak?” diye karşılık verdi.

Bacı : “Davranışlarından hemen belli oluyor ama alınma, zararı yok o ki beni kendine eş seçmek istiyorsun bu konuda bende sana yardımcı olurum davranışlarını düzeltirsin” dedi.

Bacı ile sofu anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı. Sofu bir keresinde bacı ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü bahçenin ne duvarı, ne bekçisi ne de koruyucusu vardı. Hemen bahçeye daldı kimse görmeden bahçeden birkaç nar kopardı yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırdı ama ne kimse geldi, ne de sordu. Sofu narları toplayıp bacı ile buluşacakları yere gitti henüz bacı gelmemişti. Narları bir tabağa koydu masanın üzerine yerleştirdi bacının

gelmesini bekledi. Nitekim bir süre sonra bacı geldi ne var ki narları görmesine karşın hiç ilgilenmedi oysa sofu bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu. Bacı her zamanki gibi yerine oturdu o zaman sofu dayanamadı bacıya narları gösterdi.

 

Bacı; “bunları nerden aldın?” diye sordu.

Sofu narları nerden kopardığını söyledi.

Bunun üzerine bacı: “Beni düşündüğün için sağ ol ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum canım isteseydi gidip bende alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor bu narlar burada boşuna çürüyecek başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim narları koparırken bahçeye zarar vermeyebilirdin burada kimse senden bir şey kaçırmıyor ki bunca süredir Rıza şehrinde yaşıyorsun bu şehirde rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin, şimdi anlıyorum sen bu şehre layık değilsin.”

Bunları söyledikten sonra bacı sofuyu bırakıp gitti. Görevlilere söylemiş olacak ki görevliler sofunun yaptıklarını divana bildirdiler. Divan sofunun durumunu tartıştı sonunda sofunun Rıza şehrine uyamayacağına karar verdi. Bunun üzerine görevliler yabancı sofuyu şehirden attılar.

İşte Alevi inancının sunduğu erdem ve yücelik böylesi insancıl, eşitlikçi ve barışçıdır.

Hepinize aşkı niyazlarımı sunarım. Ehlibeytin muhabbeti üzerimizde olsun.